Seviyorum dedikleri…

Bazılarımız için dilimize pelesenk olmuş, bazılarımız için ise anal sadik tavrı ile söylemekten çekindiği, bir kere söylesin diye ısrar ettiğiniz ama bir türlü duyamadığınız bir kavramdır “Sevgi”.

20 Ağu 2026 - 13:01 YAYINLANMA

Seviyorum dedikleri…

            Bazılarımız için dilimize pelesenk olmuş, bazılarımız için ise anal sadik tavrı ile söylemekten çekindiği, bir kere söylesin diye ısrar ettiğiniz ama bir türlü duyamadığınız bir kavramdır “Sevgi”.

            İnsanlık tarihi boyunca üzerine en çok düşünülen, tartışılan ve kaleme alınan kavramların başında gelir. Sadece türe özgü bir biyolojik dürtü yada anlık bir duygu değil, aynı zamanda varoluşumuzun temelinde yer alan ve ruhsal bütünlüğümüzü sağlayan bir süreçtir.

            İçinde olduğumuzu hissettiğimiz, dönem dönem bir coşku ile söylemek için fırsat kolladığımız bu kavram birçok düşünürün inceleme alanı içinde yerini almıştır.

            Sevgi dediğimizde benim ilk aklıma gelen isim Erich Fromm’ dur. Üniversite 2 nci sınıfta bir ödev kapsamında tanıştığım Sevme Sanatı adlı eserin yazarıdır. Fromm; sevgiyi aniden içine düşünülen bir his olmaktan çıkarıp, öğrenilmesi ve emek verilmesi gereken bir sanat olarak tanımlar.

            Zihnim durmadı ve zamanda yolculuk yaptı. Bir gün bir alışveriş merkezinden çıktık. Yanımda kızım Irmak vardı. Bir anda döner kapıdan ben çıktım ama ırmak geri girdi ve gözden kayboldu…

O sırada küçük bir kedicikle karşılaştım. Biraz zayıf ve talepkâr davranışları ile miyavladığını gördüm. Kapıdan çıkan birçok kişi “ay ay kıyamam”, “ne tatlısın sen”, “yerim ben seni” söylemleri ile ortamdan uzaklaştı. Boş laflar karın doyurmadı. Birazdan kedinin kahramanı marketten çıkıp, kapıda göründü. Elinde bir paket mama, mama kabı, su ve su kabı ile gelen Irmak’tı. İşte orada anladım ki sevgi sadece “seni seviyorum” demek değildi. Sevgi; ilgi, sorumluluk saygı ve bilgi gerektiren aktif bir eylemdi.

            Sevgiye varoluşçu perspektiften baktığımızda aklımıza gelen isim Jean-Paul Sartre’dir. Sevgi, "Öteki" ile kurulan son derece karmaşık bir ilişkidir. İnsanın dünyadaki anlamsızlık ve yalnızlık hissini, bir başkasının bakışında kendi varlığını onaylatarak giderme çabasıdır. Ancak Sartre, sevginin aynı zamanda ötekinin özgürlüğünü tanımak gibi zorlu bir sınavı barındırdığına dikkat çeker.

            Sevgi deyince psikolojik doğum aklıma gelir. İnsanın fizyolojik doğumundan sonra gerçekleşen ve insan olmasının temelinde yatan nesne ilişkileri ve kendilik inşaası.

            Margaret Mahler’i unutmamakta yarar var. Mahler’e göre; sevgi ve yakınlık kurma yeteneği, ayrışma-bireyleşme sürecinin nasıl atlatıldığıyla yakından ilgilidir. İnsan, ilk bakım vereniyle kurduğu ortak yaşamsal evreden çıkıp kendi özerkliğini kazandığında, karşısındaki kişiyi de kendi uzantısı olarak değil, bağımsız ve sınırları olan bir "öteki" olarak sevebilme kapasitesine ulaşır.

            Donald W. Winnicott hatırı sayılır isimlerden bir diğeridir. Gerçek ve derin bir sevgi bağı, güvenli bir "kapsayıcı çevre" içinde yeşerir. Winnicott’a göre, iki yetişkin arasındaki sağlıklı bir sevgi ilişkisinin en büyük göstergelerinden biri "başka birinin varlığında yalnız kalabilme" kapasitesidir. Bu, bireyin diğerine tamamen güven duyarak kendi özgün benliğinde kalabilmesinin, yani sevginin en olgun halinin kanıtıdır.

            Sevgiye arketipsel ve mitolojik bağlamda baktığımızda ise zihnimize iki isim takılır. Carl Gustav Jung; sevgiyi bilinçdışı derinliklerinden gelen simyasal bir süreç olarak tanımlar. Meselenin salt romantizm değil, bireyin kendi içindeki zıtlıkları bütünleştirmesi ve kendi bireyselleşme yolculuğunu tamamlamasında görür.

            Joseph Campbell’a göre sevgi, kahramanın yolculuğundaki en büyük dönüştürücü güçtür. Campbell, özellikle "amor" kavramını (bireysel, eşsiz ve toplumsal kuralları aşan sevgi) insanın ruhsal uyanışı olarak görür. Sevgi, dogmaları ve toplumsal beklentileri yıkarak insanın kendi otantik özünü bulmasını sağlayan cesur bir adımdır.

            Sevgi söyleminde son ismimiz Jacques Lacan olsun. Psikanalitik kuramında "sevgi nesnesi" romantik ve idealize edilmiş geleneksel tanımlardan tamamen koparak insanın varoluşsal eksikliği üzerinden şekillenir. Lacan için sevgi, ötekinin ne olduğuyla değil, ötekinin bizim eksiğimizi nasıl perdelediğiyle ilgilidir.

Lacan’ın önemli söylemi "Sevmek, Kendinde Olmayan Bir Şeyi Vermektir". Buradaki "kendinde olmayan şey", öznenin kendi eksikliğidir. Öznenin verebileceği en nihai armağan, sahip olduğu zenginlikler veya tamlık değil; kendi kırılganlığı, zayıflığı ve "tam olmama" halidir. Sevgi, bir başkasına "Seninle tamamlanıyorum" demek yerine, "Ben eksiğim ve bu eksiğimi sana sunuyorum" diyebilmektir.

            Birini sevmek, ona gücümüzü veya kusursuzluğumuzu değil, yarım kaldığımızı ve zayıflıklarımızı sunma cesaretidir. Aslında karşımızdaki insanı gerçekte olduğu gibi sevmeyiz; onun, içimizdeki derin boşluğu dolduracak gizemli bir parçaya sahip olduğu yanılsamasına tutunuruz.

Bu aynı zamanda oldukça narsisistik bir eylemdir çünkü aşık olduğumuzda asıl aradığımız şey, ötekinin gözlerinde kendi kusursuz ve ideal yansımamızı görebilmektir. İki insanın ruhsal anlamda tamamen birleşip tek bir bütün olması imkansızdır ve sevgi sadece bu katlanılmaz yalnızlığın ve eksikliğin üzerini örten koruyucu bir kılıftır. Kısacası sevgi, birbirini asla tam anlamıyla tamamlayamayacak iki eksik insanın, bu acı gerçeğe rağmen bir arada kalmayı seçtiği cesur bir bağdır.

            Özetle sevgi; felsefeciler için bir varoluş amacı, psikanalistler için birey olabilme kapasitesinin en olgun meyvesi, mitoloji için ise ruhu dönüştüren ebedi bir ateştir.

 

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: